İçeriğe geç

Kategori: İnternet

Ben bunu sonra okurum sorunsalı – Pocket

İnternette neredeyse her sene, 2001 yılına kadarki insanlık tarihinin oluşturduğu yazılı içerik kadar yeni içerik üretiliyor.¹² Haliyle bir yerlerde tam da sizi ilgilendiren bir yazı yayınlanıyor ama ya size ulaşamıyor ya da sizin vaktiniz olmadığı için okunmadan internetin çöplüğüne yuvarlanıyor.

İnternette bir şeyler okumak en büyük zevklerimden biridir yıllardır. Ne kadar saçma sapan, çer-çöp varsa okurum. Her gün köşe yazısı okumak zaten birinci emir! Ve fakat bazen insan “şunu da sonra okuyayım” diyebiliyor. Eskiden bunu bookmarklarla (Türkçe’ye “sık kullanılanlar olarak çevrildi ama bence hiç güzel bir karşılık değil. Ben bookmark demeye devam edeceğim) çözerdik. Daha sonra okumak istediğimiz yazıyı bookmark olarak kaydeder, zamanı geldiğinde açar okurduk.

Her şey daha sık mobil olmamızla değişti! Otobüste, metroda, cafede birini beklerken etrafa bakmak yerine telefonlarımıza/tabletlerimize bakma alışkanlığımız geliştiğinden beri bookmarklar pek de işe yaramamaya başladı. İki sebebi vardı bunun: 1- Bilgisayarda kaydettiğiniz bookmarklara diğer cihazlardan erişmek ilk zamanlarda mümkün değildi. Sonradan bookmark senkronizasyonu geldi fakat kaç kişi doğru dürüst kullanıyor tartışılır. 2- Bookmarklarınız bir noktadan sonra çorba oluyor, okumak istediğiniz şeyi bulmak için cebelleşiyordunuz.

İşte çözüm: Pocket! Önceden adı Read It Later’dı. Adından ne işe yaradığını anlamak çok kolaydı fakat “kısa isim her zaman kazanır” kanunu burada da işledi ve ismi Pocket olarak değişti.

Yeni internet düzenlemesi ne anlama geliyor?

Her katta asansörün karşısında asılı olan poster kocaman yüzüyle ona bakıyordu. Gözleriyle insanın hareketlerini izliyormuş gibi yapılmış resimlerdi bunlar. Resmin altındaki başlıkta: BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ SENDE” yazılıydı.

Yukarıdaki alıntı George Orwel’ın dünya edebiyatına mihenk taşı olarak sapladığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört isimli meşhur romanından… Dünyadaki ilk distopik romanlardan biri olan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, totaliter bir yönetimin halk üzerindeki baskı ve toplumu “düşünce polisleri” tarafından izlenmesini konu alır. Romanın 1948 yılında yazılmış olması başlı başına bir fenomendir. Günümüzde Wikileaks ile başlayan ve son olarak Edward Snowden’ın sızdırdığı bilgiler ışığında George Orwel’ın ne kadar büyük bir ön görü yaptığını daha rahat görebiliriz.

Devletlerin, insanları kontrol altında tutmak için çeşitli yöntemlere başvurması ne ülkemizde ne de dünyada yeni bir olay değil. Her dönem çeşitli biçimlerde kontrol mekanizmaları gerçekleştirildi/gerçekleşiyor/gerçekleşecek.

Son iki haftadır gündemde olan 5651 Sayılı İn­ter­net Or­tamın­da Ya­pı­lan Yayın­la­rın Dü­zen­len­me­si ve Bu Ya­yın­lar Yo­luy­la İş­le­nen Suçlar­la Mü­ca­de­le Edil­me­si isimli kanun değişikliğini öngören yasa tasarısı hakkında konuşulup tartışılıyor. Yeni bir internet sansürü olarak nitelendirilen yasa teklifi sadece “yasak ve sansürü” getirmiyor. Gözden kaçan, daha doğrusu teknik bilgi gerektirdiği için göz ardı edilen bir konu var ki aslında sansürden daha önemli ve hayati.

Spotify nedir?

#BugünGünlerdenSpotify hashtagini trending topic yapsak yeridir! Spotify, 2008’den beri önce Kuzey Avrupa ülkelerinde daha sonra Birleşik Krallık’ta (İngiltere demiyoruz yasak) daha sonraları bir virüs gibi tüm dünyada kullanılmaya başlanan bir müzik dinleme aracı. Nihayet gün itibariyle resmen Türkiye’de. Nihayet diyorum çünkü varlığından haberdar olan kitle uzun zamandır bu anı beklemekteydi. Ha derseniz ki “Türkiye’de Spotify kullanan bir sürü insan vardı, onları adamdan saymıyor musun it!?” eyvallah, ben de o kitledenim fakat bu kullanım saçma sapan, insanlık dışı yöntemlerle oluyordu. Yok proxy değiştir, yok tunnel kullan falan saçma sapan işler. Artık cillop gibi sitesine girerek kullanabiliyor muyuz sen orasına bak!

Not tutma alışkanlığım ve Evernote

evernote

“Her şey dijitalize olmadan önce insanlar notlarını kalem-kağıtla alırdı.” Sanırım bu cümleyi çocuklara söyleyeceğimiz günler çok yakın. Artık her şeyin dijital hale gelmesiyle birlikte not tutma alışkanlıklarımız da değişiyor… Fiziksel engellerimden dolayı şu yaşıma kadar not ya da günlük tutan biri değilim. Ya da değildim!

Geçen sene Eylül ayıydı sanırım, aslında önceden bildiğim fakat “amaaaaaaan ben neyin notunu tutacam ki” deyip pek ciddiye almadığım Evernote‘u bilgisayarıma kurmamla hayatım değişti! Bir anda deli gibi not tutmaya başladım. Aslında buna tam da not tutmak denemez çünkü birazdan da anlatacağım gibi sadece kendi notlarınızı saklamıyorsunuz, herhangi bir sitede gördüğünüz herhangi bir yazıyı ya da görüntüyü de kendi not defterinize kaydetme şansınız oluyor.

Müzik dinleme alışkanlıklarımız ve gelecek

Son 3-4 aydır kendimde ve pek çok insanda şunu fark ettim artık kendi arşivimizden müzik dinlemiyoruz. Belki buna karşı çıkıp “hayır ben dinliyorum, nah bu da winamp’ımın ekran görüntüsü” diyebilirsiniz. Fakat düşüncem o ki yakın zamanda offline müzik dinleme alışkanlığımız marjinalleşecek. Kendimden yola çıkarsam, eğer “şunu bi dinliyeyim ne zamandır dinlemiyorum” demediysem, yani önde iş yapıp arkada shuffle ın belini kıracaksam kendi arşivime hiç bulaşmıyorum artık. Ya bir internet radyosu açıyorum, ya da aslında bu yazımın da ana konusu olan müzik dinleme servislerine başvuruyorum. Size geçmişten gelen müzik dinleme alışkanlığımızın nasıl değiştiğini ve değişeceğini anlatacağım. Böyle “anlatacağım” deyince de çok komik durdu. Neyse başlayalım.

Azıcık tarih

Aslında Homoekonomikus olarak müzik dinleme alışkanlığımız sürekli ve biraz da hızlı bir şekilde bizimle birlikte evrim geçiriyor. Başta sadece canlı-anlık olarak yapılan, doğal ihtiyaçları ve seksi saymazsak dünyanın en fazla yapılan “eylemi” olan (hatta epeydir sekse tur bindirmiş önde gidiyor) müzik dinleme eylemi sürekli kendini şekilden şekile sokuyor. Önce ses, 1800’lerin sonunda kayıt edilebilir bir şey haline geliyor, daha sonra 1900’lerin henüz başında belkide dünyanın en büyük icatlarından biri olan radyo dalgaları ile ses aktarımı başlıyor. 20’lerde plak ve pikaplarla şahlanan müzik dinleme alışkanlığı, 50’lilerde hayatımıza giren (aslında 30’larda icat ediliyor fakat çok pahalı olduğu için epey bir süre sadece profesyoneller kullanıyor) bant kasetlerin icadıyla ceplere giriyor. Ceplere giriyor derken henüz Walkman fenomenine gelmedik! O kadar da hızlı değil.

Phorm ve Serdar Kuzuloğlu vakası

 

Konuya “Her şey uzayda bir bulut kümesiyle başladı” gibi bir giriş yapmayacağım. Yazının fazla uzamasını istemediğim için kısa kısa geçip (uzun uzun yazacaktım fakat kimsenin okuyacağını sanmıyorum) konunun özüne ve yazıyı yazma amacıma geleceğim.

 

Özetler:

  • Phorm adlı bir “reklam motoru” ya da “reklam sağlayıcısı” bir şirket var.
  • Çalışma mantığı şu şekilde: Sizin internet üzerinde hangi sitelere girdiğinizi, hangi kelimeleri arattığınızı analiz ederek, sizi ilgilendiren reklamları karşınıza çıkarıyor. (Örneğin siz 1 saat boyunca çeşitli sitelerde modem araştırması yaptınız. Daha sonra da bir haber sitesine girdiniz. Hop! Haber sitesindeki reklam alanında birden modem ilanı belirir!)
  • Bu şirket Temmuz ayında TTnet ile anlaşarak isteyen kullanıcılara (ki burada ciddi iddialar var) bu “hizmeti” gezinti.com adı altında vermeye başladı.
  • Bu şirketin geçmişi epeyce bir karanlık. Bir önceki maddede de belirttiğim gibi hali hazırda da hakkında hem etik açıdan hem de veri gizliliği açısından çok ciddi iddialar var.
  • Şirketin TTnet ile işbirliğine gitmesinden sonra bir çok kişi ve kuruluştan tepki aldı. Hatta halkı bilgilendirmek amacıyla en’Phorm’asyon.org kuruldu.
  • Sonra geçen gün (16 Ekim 2012) Serdar Kuzuloğlu Radikal gazetesinde Phorm hakkında (yazı gazeteye sığmadığı için blogunda) bir yazı kaleme aldı. Yazıda Phorm’un karanlık geçmişi, Türkiye’de şu anda nasıl çalıştığı gibi birçok konu başlığı altında ayrıntılı bilgiler var.
  • Yazının yayınlanmasıyla birlikte internet üzerinde neredeyse bir linç kampanyası başladı diyebilirim. İnteraktif sözlüklerden tutun, çeşitli bloglarda, Twitter’da, Fromspring’de, Facebook’ta birçok seviyesiz ve bana göre paranoyak bir bakış açısıyla Serdar Kuzuloğlu yerden yere vuruldu.

Caster.fm Nasıl Kullanılır?

Son 2-3 haftadır Türkiye’de de yaygınlaşan bir site Caster.fm. Aslında Listen2MyRadio’yu bilenler için tanıdık bir konsept. Kişisel radyonuzu internet üzerinden yayınlamanızı sağlıyor. Bir arkadaşımın “nası yapcaz ki bunu ben anlamadım?” şeklindeki serzenişiyle internette Türkçe “nasıl yapılır” anlatımını araştırdım bulamadım. Ben de dedim madem yok biz hazırlayalım 😀

Kendi temamı yaptım!

İnternette ve özellikle blog işinde her zaman orijinallikten yanayımdır. Birinde olan bir yazıyı bir daha yazmayı (tabii bahsi geçen yazı çok uyduruksa o ayrı 😀 ) her zaman boş iş olarak görürüm. Zaten onun için bu kadar az sıklıkta yazı çıkartabiliyorum. Aynı şey tema içinde geçerli herkeste olan bir temayı kullanmak sanki biraz beleşçilikmiş gibi geliyordu (ki aslında hiç alakası yok :D). Hazır okul bitmiş, huzura ermişken ne zamandır aklımda olan fakat kendime bir türlü güvenip de girişemediğim tema yapımı işine girdim…

Twitter’ı organize kullanmak

Önce bi yazının ana amacını biri taa Ekim 2011’de diğeri de Şubat 2012’de attığım iki tweetle özetliyeyim:

İlk zamanlarda kimsenin adam yerine koymadığı, gençlerin -hatta biraz da küfürbaz haytaların- mekânı olarak görülen sonra sonra ne kadar yararlı bir ağ olduğu kavranan Twitter hızla yaygınlaşıyor. Benim de çevremde daha 2 sene önce “abi siz de gelin çok güzel bişi” dediğimde burun kıvıran arkadaşlarım şimdi takır takır tweetleri dökmekte 😀 Fakat iş sadece tweet girmekten ibaret değil. Genel olarak yazmaktan çok okuyoruz Twitter’da. Tabii ona okumak denilirse…