İçeriğe geç

Utku Sakallıoğlu'nun Kişisel Blogu Yazılar

Antik metronuz hizmete açılmıştır!

Ankara’da yaşıyorsanız bilmemenize imkan yok. Çünkü “afiş pornosu” her yerde… Ama Ankara dışındaysanız belki bilmiyorsunuzdur; bugün Ankara’da bir metro açılışı var. Öyle bir açılış olacak ki açılan hattın isminden tutun açılış tarihine, yapım aşamasından tutun açan kişilere kadar türlü enteresanlıklar içeren bir fenomen gerçekleşecek. Böyle tarihi anlar çok sık yaşanmaz, “kayan yıldız”a iyi bakın!

Bilmem bilmeyeniniz var mı ama Türkiye’deki ilk metro hattı Ankara’da ulaşıma açılmış. 1992’de yapımına başlanan, Ankaray -ki Marmaray’ın da isim atasıdır kendisi- 1996’da tamamlanmış. Sonra “asıl metro” olarak adlandırılan M1 hattının yapımına 1993’te başlanmış, 1997’de bitmiş. Sonrası… Sonrası “Ankara metrosu için Ortaçağ’ın başlangıcı” olarak tanımlanabilir. Daha bugün kullandığım ve yazıma başladığım an itibariyle (11.02.2014) kullanıma açık olan metro, bu iki hattan ibaret. Yani 1997 yılından itibaren kullanıma açılan tek bir metre metro hattı yok!

Yeni internet düzenlemesi ne anlama geliyor?

Her katta asansörün karşısında asılı olan poster kocaman yüzüyle ona bakıyordu. Gözleriyle insanın hareketlerini izliyormuş gibi yapılmış resimlerdi bunlar. Resmin altındaki başlıkta: BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ SENDE” yazılıydı.

Yukarıdaki alıntı George Orwel’ın dünya edebiyatına mihenk taşı olarak sapladığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört isimli meşhur romanından… Dünyadaki ilk distopik romanlardan biri olan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, totaliter bir yönetimin halk üzerindeki baskı ve toplumu “düşünce polisleri” tarafından izlenmesini konu alır. Romanın 1948 yılında yazılmış olması başlı başına bir fenomendir. Günümüzde Wikileaks ile başlayan ve son olarak Edward Snowden’ın sızdırdığı bilgiler ışığında George Orwel’ın ne kadar büyük bir ön görü yaptığını daha rahat görebiliriz.

Devletlerin, insanları kontrol altında tutmak için çeşitli yöntemlere başvurması ne ülkemizde ne de dünyada yeni bir olay değil. Her dönem çeşitli biçimlerde kontrol mekanizmaları gerçekleştirildi/gerçekleşiyor/gerçekleşecek.

Son iki haftadır gündemde olan 5651 Sayılı İn­ter­net Or­tamın­da Ya­pı­lan Yayın­la­rın Dü­zen­len­me­si ve Bu Ya­yın­lar Yo­luy­la İş­le­nen Suçlar­la Mü­ca­de­le Edil­me­si isimli kanun değişikliğini öngören yasa tasarısı hakkında konuşulup tartışılıyor. Yeni bir internet sansürü olarak nitelendirilen yasa teklifi sadece “yasak ve sansürü” getirmiyor. Gözden kaçan, daha doğrusu teknik bilgi gerektirdiği için göz ardı edilen bir konu var ki aslında sansürden daha önemli ve hayati.

LG PB60G Projeksiyon İncelemesi

Yine “eve gelen teknolojik cihazı incelemek baldan tatlıdır” formatındaki inceleme bölümüne hoş geldiniz. Bu sefer benden hiç beklenmeyecek bir şekilde projektör inceliyorum. LG’nin PB60G isimli projektörünün iki ana esprisi var: 1- LED aydınlatmalı, 2- Portatif bir cihaz. Peki bunların tercümesi ne? 1- En parlak ayarda 30.000 saat gibi epey uzun bir kullanım süresi vaat etmesi, 2- 16×10.3 cm’lik boyut ve 600 gramlık bir ağırlık. Lak lakı geçip teknik özelliklerini özet halinde görelim.

Spotify nedir?

#BugünGünlerdenSpotify hashtagini trending topic yapsak yeridir! Spotify, 2008’den beri önce Kuzey Avrupa ülkelerinde daha sonra Birleşik Krallık’ta (İngiltere demiyoruz yasak) daha sonraları bir virüs gibi tüm dünyada kullanılmaya başlanan bir müzik dinleme aracı. Nihayet gün itibariyle resmen Türkiye’de. Nihayet diyorum çünkü varlığından haberdar olan kitle uzun zamandır bu anı beklemekteydi. Ha derseniz ki “Türkiye’de Spotify kullanan bir sürü insan vardı, onları adamdan saymıyor musun it!?” eyvallah, ben de o kitledenim fakat bu kullanım saçma sapan, insanlık dışı yöntemlerle oluyordu. Yok proxy değiştir, yok tunnel kullan falan saçma sapan işler. Artık cillop gibi sitesine girerek kullanabiliyor muyuz sen orasına bak!

‘Sosyal Medya lobisi’ iş başında!

Neden şimdi?

Bildiğiniz gibi son bir aydır derin güçler, muhteşem bir ivme kazanan ülkemiz üzerinde ameliyat yapmaya çalıştı. Fakat milletimizin derin sağduyusu sayesinde münafıklar başarılı olamadılar. Ülkemizi kıskanan bu iblisler gözü dönmüş bir şekilde büyük önderimiz Recep Tayyip Erdoğan’ı ve onun 10 yıldır mükemmel icraatlar sunan, her seçimde halk tarafından onurlandırılan hükümetini hedef almakta.

Ne kadar iyi bir yönetimle yönetildiğimizi görmek için Türkçesiyle “ay-em-ef”, gâvurca kısaltmasıyla IMF’ye ödediğimiz borç, dünyanın sayılı büyük havalimanlarından biri olacak üçüncü havalimanın ihalesinin başarılı bir rakamla tamamlanması ve Kanal İstanbul gibi isminden de anlaşılacağı üzere über projelerimizi çekemeyen dış güçler yine bize sardı. Sapık mıdır nedir anlamadık. Sürekli çağrı bırakmalar, gecenin köründe “uyudun mu?” mesajları falan… Bildiğin yapıştı ayol!

Neyse “büyük resmi” gördüyseniz size herkesin gözünden kaçan bir şer odağını daha göstermek, foyalarını ortaya çıkarmak istiyorum. Olayların heyecanı, harala-gürelesi içinde gözden kaçtı. Normaldir. Biz üzerimize düşen görevi yapalım ve halkımızı “teyitli bilgiler”le bilgilendirelim. Çünkü biliyorsunuz ki iktidarımızın en önem verdiği şey şeffaflık ve doğru bilgidir. Onun içindir ki bugün medyanın büyük bölümü eskisi gibi yalan haberler üretemiyor. Hemen foyalarını çıkartıyoruz çünkü!

Ne yapmalı?

Ben bu yazıyı niye yazıyorum? Çünkü görüyorum ki çevremdeki pek çok insan ne yaptığını bilmeden şuursuzca ve gaza gelip bir şeyler yapıyor, yapmak istiyor. Eminim bu yazıya katılacak bir çok kişi de bunu söylemek istiyor ama yazacak bir yer bulamadığı için susuyor. Benim yazacak yerim var ve yazıyorum.

Küçücük bir parkta ağaçları dozerle yıkan, buna karşı tepkisini gösteren insanların üzerine insafsızca sıkılan gaz ve ardından ısrarla devam eden polis müdahalesi üzerine bütün ülke ayağa kalktı. Dün Artı 1 TV’de Banu Güven ve Ece Temelkuran’ın yaptığı Gezi Parkı Özel yayınında ismini şu anda hatırlayamadığım bir katılımcının dediği gibi durum şudur: “Hani babalar sürekli çocuklara kızar, bağırır, hatta tokat atar ama çocuklar saygısından veya korktuğundan susar ya. Ama bir gün gelir o tokat atan eli havada yakalarsın. İşte o gün bu gündür!”

Olayların bu boyuta kadar büyümesinin en büyük sorumlusu bizzat başbakandır. Kasımpaşalı ruhunu bu tip olaylarda ısrarla ve biraz da kendi tabanında bu tavrının prim yaptığını bilerek göstermesi olayların bu kadar büyümesini sağladı. Toplumu birleştirdiği için teşekkür etmek lazım.

“Her şeyi ben bilirim, istediğimi yaparım, 5 seçimdir oylarımı her seferinde arttırdım, yanlışım olsaydı halk desteğini çekerdi” mantığı olayların bu kadar yayılmasına sebep olan en büyük faktör. Diğer faktörleri herkes kaç gündür izledi zaten tekrar anlatmama gerek yok. Bkz: “üç beş çapulcu”, “her alkol alan alkoliktir”, “metroda yapılan anons yerindedir”, “evet, demokrası sandık demektir” vd.

Halkın gözünden Taksim, 3. köprü ve diğerleri

Son yıllarda normal bir ülkede olsa büyük isyanlar, başkaldırılar çıkması gereken olaylara tanık oluyoruz. Siz ortada büyük isyanlar, başkaldırılar gördünüz mü? Ben de…

Adına ister “iktidar zehirlenmesi” deyin, ister dikta rejiminin ayak sesleri… Bir şeyler oluyor. Bir şeyler dayatılmak isteniyor. Da nerede oluyor? Olanı kim görüyor? Kim farkında? Klasik bir “bu cahil halkla hiçbir şey olmaz!” değil benimkisi, sadece olay yeri tespiti…

Bir buçuk sene önce Uludere’de 35 insan öldü. Olay saatler boyunca gizlendi. Gece yatmaya hazırlanırken Twitter’a göz atmamış olsam benim de olaydan herkes gibi ertesi gün öğlen saatlerinde haberim olacaktı. Önce Ferhan Şensoy stili bir “pardon” geldi. Merak etmeyin üzerine gideceğiz denildi. Üstüne gidildi. Konu mecliste araştırıldı. Görüntüleri izleyenlerin bir kısmı, ölenlerin kaçakçı olduğunun çok belli olduğunu ve bunun açıkça bir katliam olduğunu söyledi. Sonuç? Sıfır.

Reyhanlı’da iki tane bomba patladı. 52 kişi öldü. Suçlu 5 saat içinde açıklandı: hain Esad! Sonra cesur bir askerin ve Redhack’in sayesinde öğrendik ki olay “5 dakkaya oradayım kapıyı aç” demiş ama nasıl olduysa kimse önleyememiş. Sonuç? Sıfır.

Ülkenin beşte birinin yaşadığı bir şehrin, en merkezi yerindeki yeşilin yıkılıp, yerine AVM/Rezidans yapılması planlanan projenin önce uzmanların aldığı kararla iptali, ardından ülkenin başındaki adamın iptali tanımadığını(!) belirterek projeyi ters yönden kimse görmeden geçirmesinden aylar sonra, her ne hikmetse çalışmalar gece saat 3’te başladı.

EkşiSözlük ve Twtitter sayesinde haberdar olanlar apar topar olay yerine gitti. Zar zor çalışmaları durdurdular. Apar topar çadırlar kuruldu, pankartlar hazırlandı, sloganlar atıldı, ünlüler olay yerine akın akın aktı. Ateşli konuşmalar, şenliklerde görmeye alıştığımız manzaralar yaşandı. Sonra dün gece, şarkıda da dediği gibi çevik kuvvet “bir gece ansızın” geldi. Çadırları kuruldukları gibi apar topar kaldırıp, milli silahımız haline gelen biber gazıyla “marjinal”leri dağıttı. Bu olayın sonucu şimdilik belli değil ama ben size söyleyeyim: Sıfır.

Bu arada tam da burada büyük bir parantez açıp, yaşadığım şehir Ankara’da aynen İstanbul’da yapılmak istenen şeyin aylardır Atatürk Orman Çiftliği’nde yapıldığını, yüzlerce ağacın katledilerek; başkan, olmadı yarı başkan, o da olmadı partili Cumhurbaşkanı için hazırlanan devasa bina için yapıldığını ve binanın şimdiden kilometrelerce öteden seçilebilir bir halde olduğunu belirtmek isterim. Sanırım ana akım medya İstanbul’da olduğundan haberleri yok! Kapa parantez.

Hani şu üst paragrafta geçen, ülkenin beşte birinin yaşadığı şehir var ya? Hah işte oraya dünyanın en geniş ve en uzun asma köprüsü olacak olan yapının dün temeli atıldı. Öğrendik ki ismi “ortaklaşa bir kararla” Yavuz Sultan Selim köprüsü olacak. Hani şu zamanında Alevi toplulukları kılıçtan geçiren Sultan Selim. Tepki: sıfır.

Not tutma alışkanlığım ve Evernote

evernote

“Her şey dijitalize olmadan önce insanlar notlarını kalem-kağıtla alırdı.” Sanırım bu cümleyi çocuklara söyleyeceğimiz günler çok yakın. Artık her şeyin dijital hale gelmesiyle birlikte not tutma alışkanlıklarımız da değişiyor… Fiziksel engellerimden dolayı şu yaşıma kadar not ya da günlük tutan biri değilim. Ya da değildim!

Geçen sene Eylül ayıydı sanırım, aslında önceden bildiğim fakat “amaaaaaaan ben neyin notunu tutacam ki” deyip pek ciddiye almadığım Evernote‘u bilgisayarıma kurmamla hayatım değişti! Bir anda deli gibi not tutmaya başladım. Aslında buna tam da not tutmak denemez çünkü birazdan da anlatacağım gibi sadece kendi notlarınızı saklamıyorsunuz, herhangi bir sitede gördüğünüz herhangi bir yazıyı ya da görüntüyü de kendi not defterinize kaydetme şansınız oluyor.

Pamuk eller cebe: Kaçak yazılım ve oyunlar bitiyor!

korsan-yazilim

Şu anda bu yazıyı okuduğunuz bilgisayarda Windows işletim sistemini kullanıyorsanız tahminimce %60 ihtimalle kaçak bir Windows kullanıyorsunuz. Yine tahminlerime göre eğer bilgisayarınızda Microsoft Office yüklü ise %90 ihtimalle o da kaçak! Siteme gelen ziyaretçi istatistiklerine göre %60’ınız Windows 7 işletim sistemi kullanıyor. Kaçınız Windows 7’nin şu anda 260 TL civarında bir satış fiyatının olduğunu biliyor? Belki az önce kapadığınız Microsoft Word’ün de içinde olduğu Microsoft Office paketinin (2010 olduğunu varsayıyorum) 140 TL civarında bir ederi olduğunu kaçınız biliyor?

Kişisel bilgisayarların yaygınlaşmasından beri öyle ya da böyle herkes kaçak yazılım kullandı. Hatta çoğumuz kullandığımız yazılımın kaçak olduğunu bile bilmiyorduk. Biraz da kaçak yazılım kullanmak zorundaydık çünkü fahiş fiyatlar karşısında elimiz mahkumdu. Bir de Türkiye’ye özel bir sorun vardı ki o da şu: Çoğu yazılım ülkemizde kutulu olarak satılmıyordu ve yakın zamana kadar ülkede “kimse” internet üzerinden alışveriş yapılabileceğine henüz kabullenmemişti. Kaçak yazılım kullanımı konusunda daha bir çok sosyolojik, ekonomik hatta psikolojik neden sayılabilir. Ama bu yazının konusu o değil. Konu artık o devrin tamamen bitmesi.