Bir evden taşınmak ne kadar zor olabilir ki?

50 senedir evli çiftler vardır. Evlilikten söz açıldığında birbirlerinin gözünün içine bakarak “gözümü açtım, eşim vardı yanımda” derler. 35 yıllık vosvosunun tozunu alan adamın gözleri sanki hiç ayrılmayacakmış gibi parlar. Eğer bir apartmanda 20 yılı devirmiş ve sonunda ayrılık vakti gelmişse zamansız, bir şeyler düğümlenir boğazınızda. Kolay kolay da gitmez öyle. Belli ki aylar, belki de yıllar boyu kalacaktır boğazınızda.

Bir evden taşınmak ne kadar zor olabilir ki? Sonuçta dört duvar. Hele de apartman dairesinin ne kadar önemi olabilir? Olurmuş. Ayrılık vakti gelince anladım. “Bu kadar duygusal olmaya ne gerek vardı şimdi?” diyenler için bolca devrik cümle ile anlatayım.

Eğer o apartmana geldiğinizde dört yaşındaysanız. Yani çevrenizdeki olaylar yeni yeni belleğinizde yer işgal etmeye başladıysa, o apartman sizin için çok şey ifade eder. Bir nevi doğup büyüdüğünüz yerdir o betonarme. 20 sene sonra baktığınızda o apartmana, çocukluk anılarınız gelir aklınıza. Annenizin-babanızın “ağzını demire sürme” dediği, sizin gizli gizli o parlak kırmızı demir trabzanları yaladığınız gelir aklınıza.

Bahçesinde henüz ağaç yokken ellerinizle diktiğiniz fidanların şimdi neredeyse apartman boyuna gelmesini düşünürsünüz. 20 senede ne büyük olaylar olmuştur… Bir flaş çakar, bir itfaiye erinin kucağında siyah dumanlar içinde aşağı doğru hızlı bir koşturuşunuzu görürsünüz. Bir başka flaş, apartman penceresine konan arının üzerine elinizle görmeden basmanız ve davul gibi olan eliniz gelir gözünüzün önüne.

Kim bilir kaç kez babanız gece misafirlik dönüşünde siz kucağında uyuklarken beş kat merdiven çıkmıştır? Kim bilir kaç kez “beş katlı eve nasıl asansör koymamışlar!” diye homurdandınız? Kim bilir kaç kez evi tarif ederken “büfenin hemen karşısı” dediniz? Kaç kez gün doğmadan uyanıp evden çıktınız? Kim bilir kaç kez “gece kasılmaları” yüzünden gram uyku uyumadan pencereden “sıçtın mavisi”ni gördünüz?

Ford Festiva, Opel Astra, Renault Megane, Nissan Qasqai… Arabalar hep aynı park yerine park etti. Yıllara meydan okuyan otoparka ne için, kaç kere baktınız pencereden? Ameliyata gitmek üzereyken otoparkta ağlamaya başladığınız anı unutmak mümkün mü?

Beşinci kattayken ve henüz önünüze o iki “uzun er” yapılmamışken geceleri Ankara’nın ışıklarına bakarak neler düşündüz neler. O manzara karşısında bira yudumlayan babanızın birasından ilk yudumu kaç yaşında tattınız sahi? Altı mi? Belki yedi… Hemen 5-6 kilometre ötenizde olan askeri hava alanına alçalan kaç uçağın pas geçip geri döneceğini doğru tahmin ettiniz?

İlk aşkınızı da bu apartman sayesinde hatırlıyorsunuz, ilk bilgisayarınızı da -belki de ilk aşkınız ilk bilgisayarınızdı-… Fotosel henüz apartmanlarda yokken, kendi kendinize iki kere basarak beşinci kata çıkma iddialarınız… Mozaik desenlerini ezbere bildiğiniz merdivenler… 20 sene önce nasıl kokuyorsa halen öyle kokan 10 numaralı depo…

Kardeşinizin doğduğu ev. Seneye üniversiteye başlayacak olan kardeşiniz… Kaç kere kavga ettiniz? Kaç bin defa birlikte yattınız?

***

Hayatımda bir defa taşındım. Aynı apartmanda 10 numaralı daireden 1 numaralı daireye. 14+6 toplam 20 sene. Tesadüflere inanmam. Ama ilginçtir ki ben bu satırları yazarken arka fonda Bülent Ortaçgil – Birsen Tezel düeti çalıyor. Nakaratı şöyle:

“Ben bunları kimseye anlatmadım
Kendimle bile konuşmadım
Ben bunları kimseye anlatmadım
Bir tek sen duy diye,
Sen bil diye,
Sen anla diye…”

Şimdi bir nokta koyma zamanı. Hayatımın Kirazlı Apartmanı dönemi bitti. Bazen bazı şeyler sonsuza kadar gitsin istersin ama bir yerde bitmek zorundadır. İşte bitti! Bu kadarmış. Artık uzaktan sevişeceğiz seninle. Hoşçakal!

Bir sonraki yazı tabii ki de “Bir mahalleden taşınmak ne kadar zor olabilir ki?” Önce bi sümüklerimi ve gözlük camını kirleten göz yaşlarını temizleyelim…

Bunu okuyan bunları da okur

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir